Allah, Evren ve İnsan Üzerine

Tasavvuf Bugünkü Potansiyeli ile İnsanlık İçin Bir Alternatif midir?

Yazan: Prof. Dr. İlyas Çelebi*

Günümüz insanı büyük oranda maddeci eğilimlere sahiptir. Belki insanlık tarihinde maddeciliğin insan üzerinde en etkili olduğu devirlerden birini yaşamaktayız. Özellikle günümüzün hakim kültürü konumunda bulunan Batı kültürünün temelinde maddeci unsurlar çok etkilidir. Buna karşı koyması gereken dinî karakterli hareketler ise insanı kuşatmaktan uzak, çok gelenekçi, şekilci, katı, sığ ve insanlarla duygusal ilişki kurma refleksinden yoksun bir durumdadırlar. Materyalizm ile ruhun derinliklerine nüfuz edememiş bir dindarlık arasında sıkışan insanlık, huzur ve mutluluk arayışı içinde bulunmaktadır. Dindarların mesajındaki yetersizlik, materyalizmden kaçan insanları sahih dine değil, okültist eğilimlere ve parapsikoloji, ispiritizma, metapsişik gibi faaliyetlere yönlendirmiştir.

İnsan hayatındaki bu ruhsal boşluğu doldurma iddiasıyla yola çıkan tasavvufun günümüzde İslam coğrafyası üzerindeki yayılışına göz atacak olursak şöyle bir tabloyu görebiliriz: Asya’nın güneyinde Hindistan, Pakistan, Bengaldeş bölgesinde İmam Rabbânî ve Şah Veliyyullah ed-Dihlevî gibi zatların gayretleri ile oluşan ve XX. yüzyılın başlarında Muhammed İkbal’in duygu yüklü ifadeleri ile gelişen bir tasavvufî düşünce vardır. Bu bölgede bir Horasan ereni olan Muînuddin Hasan Çeştî’nin (ö. 633/1236) kurmuş olduğu Çeştiyye, Necmüddin Kübra’nın kurduğu Kübraviyye tarikatları yanında Nakşibendiyye ve Kadirilik de yaygındır. Orta Asya ve Kafkasya’ya gelince, doğusu ve batısı ile bir Türkeli olan bu topraklar Hoca Ahmed Yesevî, Muhammed Bahaeddin Nakşibendî ve Necmüddin Kübra gibi büyük mutasavvıfları ve tarikat şeyhlerini yetiştirmiştir. 

Rusya’da Çarlık ve Sovyet Rusya’sı dönemlerinde tasavvuf resmî dine/ideolojiye karşı “gizli din”i temsil etmiş, 70 yıllık ateist uygulama ile resmî din tümüyle hayattan silinmesine rağmen tasavvuf “paralel din” olarak hayatını sürdürmüştür. Bunun sonucu olarak Yesevîlik, Nakşîlik ve Kadirîlik buralarda ve özellikle de Kuzey Kafkasya’da (Dağıstan-Çeçenya bölgesinde) etkisini devam ettirmiştir. Komünizmin çökmesinden sonra ise buralarda hızlı bir dindarlaşma süreci yaşanmaya başlamış, müslümanların ulaştıkları yerlerde İslâm, ulaşamadıkları yerlerde ise Hindu-Budist ve daha başka din kökenli okültist eğilimler yayılma sürecine girmiştir. Anadolu’nun devamı niteliğindeki Balkanlarda, Anadolu’daki dinî kurumların hemen hepsi yerini almıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Balkanlar’ın elimizden çıkmasından sonra da buralarda canlı kalan kurumların başında tarikatlar gelmektedir. Bektaşîlik, Bayramîlik, Halvetîlik, Nakşîlik ve Kadirîlik gibi Anadolu’da bulunan bütün tarikatlar buralarda da bulunmaktadır. Arnavutluk komünizm öncesinde Bektaşiliğin merkezi durumunda idi. Ancak bugün itibariyle geride bırakılan komünist uygulamaların da etkisiyle Balkanlarda tasavvufi hareketlerin bir yozlaşma sürecine girdikleri ve Sünnî İslâm ile bağlarının zayıfladığı görülmektedir.

Arap dünyasında Vahhabîler’in hakim olduğu Hicaz bölgesi dışta tutulursa diğer bölgelerde canlı bir tarikatlaşmanın olduğu söylenebilir. Bağdat ve Şam ilk devirlerden itibaren sûfî düşüncenin merkezi olmuş yerlerdir. Afrika Şazelîlik, Rifailik, Halvetîlik ve Ticanilik gibi tarikatların doğduğu ve günümüzde de çok yaygın olduğu yerlerdir. Mısır, Suriye ve Ürdün’de çok yaygın olan Müslüman Kardeşler örgütünün lideri Hasan el-Bennâ’nın sadık bir Şazelî olduğunu ve Kuzey Afrika’nın bağımsızlığında Senûsî hareketinin rolünü hatırlarsak tasavvufun gücünü daha doğru bir şekilde tahmin edebiliriz. İran’da Ni’metüllahiyye gibi Şiî-İran meşrepli bazı tarikatları katmazsak kurumsal olarak yaygın bir tarikatlaşma olmadığını söyleyebiliriz. Bununla beraber Şia’nın gelenekçiliği, törenleri, imam ve fakih anlayışı göz önünde bulundurulduğunda tasavvufî yaklaşımlarla Şiî kültürün benzer değerleri paylaştıkları söylenebilir.

Türkiye’ye gelince, ülkemizde tasavvufî düşüncenin bir aydınlar plânında teorik olarak öğretimi, bir de halk nezdinde pratik olarak öğretim ve eğitimi söz konusudur. Ülkemizde tasavvufî düşünceyi sistematik bir şekilde öğreten tek kurum ilahiyat fakülteleridir. Tasavvuf buralarda anabilim dalı düzeyinde temsil edilmektedir. Edebiyat fakültelerinde Türk edebiyatının anlaşılabilmesi çerçevesinde, Türk sanat musikisi ve tasavvuf musikisi konservatuar ve araştırma enstitülerinde ihtiyaç oranlarında öğretilmektedir. Liselerde divan edebiyatının anlaşılması için bir vasıta olarak kabul edilen ve bu amaçla tasavvuf hakkında öğrencilere malumat aktaran öğretmenlerin tümüne yakın bir bölümü genel İslâm düşüncesi hakkında bilgi sahibi olmadıkları için temellendirilemeyen, çoğu zaman da heterodoks bir tasavvuf anlayışını içeren bilgileri öğrencilere aktarmaktadırlar. Buralarda Hallac, Hacı Bektaş Veli ve Fuzulî ile özdeşleşen bir tasavvuf anlayışı söz konusudur. İmam-Hatip liselerinde ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ise tasavvuf müfredata hiç girmemiştir.

Halka gelince, vaiz ve hatipler bu konularda kulaktan dolma bilgiler ve menkıbelerle halkı oyalamaktatdırlar. Halk ise tasavvufu tarikatlar yoluyla öğrenmektedirler. Ülkemizde medrese ve diğer kurumlar gibi tarikatlar da Tanzimat’la başlayan değişim ve Batılılaşma serüveninden nasibini almıştır. Bütün toplum kesimleri gibi onlar da Millî Mücadele’ye aktif bir şekilde katılmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna olumlu katkılarda bulunmuşlardır. Bunun örnekleri başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere yeni devletin kuruluşuna öncülük eden birçok kişi tarafından itiraf edilmektedir . Cumhuriyetle beraber yeni bir sürece giren Batılılaşma serüveni politika, ekonomi, bilim ve teknoloji alanları yanında sosyal ve kültürel alanlarda da bir takım düzenlemeleri gerekli kılmış, değişimin önünde engel teşkil eden bütün kurumlar kaldırılmış veya işlevsiz hâle getirilmiştir. Bu çerçevede 1925 yılında çıkarılan 677 sayılı kanun ile tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Ancak bu tedbirlerle tarikatların faaliyetleri engellenememiş, aksine halk, hiçbir eğitim görmemiş cahil kişilerin ve âdâb erkân bilmeyen mustasvifenin (sahte şeyhlerin) eline terkedilmiştir. Batılılaşmanın teorisyenleri yirminci yüzyılın ilk yarısındaki konjonktüre paralel olarak Türk insanını toplum olarak Batı değerlerine uyumlu hâle getirmek için düzenlemeler yaparlarken, onu birey olarak ihmal etmişlerdir. Bireysel davranışların yapı taşlarını oluşturan millî sanat, edebiyat, musikî gibi eserlerin; sevgi, hüzün, mutluluk gibi duyguların ve ibadet, dua gibi insanın derinliklerinden gelen tören ve geleneklerin önemini kavrayamamışlardır. Yunan klasiklerini tercüme edip Türk kültürüne sırtını dönerek ya da Türk musikisini yasaklayıp Batı musikisini teşvik ederek halkın vicdanındaki yüksek duyguları geliştirmek mümkün olmamış ve halk kendi bireysel ve ruhî hayatını kendi yöntemleri ile geliştirmeye devam etmiştir. Böylece tarikatlar, devletin yasa dışı saydığı, halkın ise sivil kuruluşlar olarak kabul ettiği kurumlar şekline dönüşerek yaşamaya devam etmiştir. Halbuki Türkler Anadolu’ya girdikleri tarihten itibaren bu topraklarda gerek mezhep, gerek tarikat şemsiyesi altında çok sesli bir toplum oluşturmuşlar; Babaî, Celalî ve Şeyh Bedreddin isyanlarında görüldüğü gibi devlete baş kaldırmadıkça belli bir tolerans içinde varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bugün ülkemizde mevcut olan ve birçoğu yanlış ellerde bulunan cemaat ve tarikatların kökü asırlar ötesine dayanmaktadır. Bunlar nevzuhur ortaya çıkmış hareketler değil, Rum abdallarının veya Horasan erenlerinin manevî evlatlarıdır. Bu nedenle tarikatları mevcut sosyolojik durumu ve tarihî boyutu göz ardı ederek değerlendirmek isabetli değildir.

Tasavvuf ve tarikatlar, tarihte olduğu gibi günümüzde de büyük kitleleri etkisi altında tutan bir realitedir. Halkın dinî anlayış ve yaşama şekli büyük oranda bu kurumlar tarafından yönlendirilmektedir. Bu nedenle İslâm toplumu, onun usûl ve furûu ile ilgilenenler tarafından ihmal edilmemeli, görmezlikten gelinmemeli, her türlü toplumsal aktivitede mutlaka hesaba katılmalı, yanlışları düzeltilmek üzere tenkit edilmeli ve olumlu tarafları teşvik edilmelidir.

Tasavvuf, üstlendiği misyonu miadı dolmuş yöntem ve teorilerle yerine getiremez. Bütün İslamî ilimler gibi tasavvufun da muhteva ve metod yönünden yeni değişime ihtiyacı vardır. Ortaçağın din söylemi, psikolojisi ve pedagojisi ile günümüz insanını manevi tatmine ulaştırmak mümkün değildir. Bunların olabilmesi için de tasavvufun yeni yöntem ve teoriler geliştiren düşünürlere sahip olması gerekmektedir. Halbuki bu alanın günümüzdeki temsilcilerinin bırakın yeni yöntem ve teoriler geliştirmeyi, eskilerin görüş ve düşüncelerini doğru anladıkları bile şüphelidir. Şeyh geçinenlerin büyük çoğunluğuna sûfî veya mutasavvıf yerine mustasvife ünvanını vermek daha uygun düşmektedir. Bu kurumlarda yaygın olarak taklit furyası, hatta bunun da ötesinde feci bir durum söz konusudur, buralarda her türlü hurafe, bid’at ve keyfilik başını almış gitmektedir. Bizce bunun temelinde bilgisizlik ve iç kontrol yetersizliği yatmaktadır. Tarikatlar her zamankinden daha çok otokontrole muhtaçtır. Ancak bugünkü yapı böyle bir murakabeden uzaktır. Tarikat mensupları kendi içlerinde öz eleştiri yapmamakta, dışarıdan gelen eleştirenlere ise kapalı durmakta, samimi duygularla eleştiri yapanlara çok kızmakta ve hain gözüyle bakmaktadırlar. Dünya değişirken, fıkıh, tefsir, kelâm gibi İslâmî ilimlerde yeni yorumlar ve yöntemler geliştirilirken tasavvuf kendini bu değişimin dışında tutamaz. Tasavvuf ve tarikatlar, hem felsefe ve metodunda hem de uygulama ve kurumlarında yeniden bir yoruma muhtaçtır. Tasavvuf, felsefe tarafından kendisine giydirilen kombinezonu çıkarıp atmalı, yeni bir dünya görüşü takdim etme iddialarından vazgeçerek Kur’an ve sünnetin belirlediği itikat çerçevesinde öze dönmeli, İslâm’ı daha bir içten yaşamanın yollarını aramalıdır. Tasavvuf, ancak bunu yaptığı takdirde çağın materyalizmi ve dünyevileşmesi karşısında bunalan insana bir alternatif olabilir.

* Prof. Dr. İlyas Çelebi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelâm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

1 Comment »

  1. ahmet Tarafından Yapılan Yorum

    sevgili arkadaşlar ve kardeşlerim sitenizde paylaşım yaptığınız konuların içeriğinde emeği geçen yazan,yükleyen,yayınlayanlara çok çok teşekkür ederim sağolun varolun. Allah’ım razı olsun inşallah Amin.Allah’ıma emanet olun. Saygı ve Sevgilerimle Hoşça kalın dostça kalın…..Yaratılanı severim Yaratandan ötürü……Kainatta yaşayan bütün insanlar kardeştir Hepimizin Anasıda bir Babasıda birdir

    October 18th, 2011 | #

Leave a comment


?>