Allah, Evren ve İnsan Üzerine

Alan ve Metodları Yönünden Bilim Felsefe ve Din

Yazan: Prof. Dr. İlyas Çelebi 

Her akıllı insan dünyaya niçin ve nasıl geldiği, buradaki hayatı bitince nereye gideceği, bu âlemin niçin yaratıldığı gibi soruların cevaplarını merak eder, niçin ve nedenlerini öğrenmek ister. Bu araştırma ve kaygı insanın yaratılış formatında (fıtrat) vardır; ister istemez her kişi bu sorulara muhatap olur. Sorular bazı kişilerde çarpıcı ve sarsıcı, bazılarında ise hafif ve yüzeysel bir etkinliğe sahiptir. Ahmak ve sefillerde ise hissedilmeyecek kadar siliktir.

Bilim, felsefe ve din her üçü de varlık ve olayları açıklamaya çalışır, fakat iştigal alanları ve kullandıkları yöntemler farklıdır. Bilim varlıkların nesnel taraflarını konu edinir ve fenomenler âlemiyle ilgilenir, dolayısıyla varlık ve olayların nasılını tecrübe ve gözlem metotlarını kullanarak inceler. Bilimin metodu tecrübe ve gözlem olduğu için iştigal alanı da nesnel varlıklarla ve fenomenler alemiyle sınırlıdır. Bilim bu sınırları içinde kaldıkça saygın, ortaya koyduğu sonuçlar anlamlı ve muteberdir. Evrende olup bitenleri bilimin objektiflerine yansıyanlardan ibaret saymak yanlıştır. Çünkü âlemde tecrübe ve gözlemin dışında bulunan nice varlıklar bulunmakta, olaylar cereyan etmektedir. Eğer bilim kendi alanı dışına çıkan bu gibi meselelerde hüküm vermeye kalkışırsa sınırlarını zorlamış ve yetki alanının dışına çıkmış olur. Örneğin bir kimse tecrübe ile ispatı mümkün olmadığı için ruhun veya meleklerin varlığını inkar edecek olsa, bu bilimsel bir tavır olmadığı gibi bilim açısından da bir anlam ifade etmez. Eğer bu inkarını bilim adına yaparsa, ona alanı dışında hüküm verme (inkarda bulunma) yetkisi verdiği için yalancı durumuna düşer. Çünkü bilim verilerle hareket eder. Binaenaleyh bir şeyi delile dayanmadan inkar etme de, kabullenme de bilime aykırıdır. Bilim adamı, bilimi subjektif yargılarına alet edemez ve sınırları dışına çıkaramaz. Bilimin sınırlarını aşan konularda bir şey söylemek durumunda kalırsa red veya kabul yerine agnostik davranmayı tercih eder. (Devamını Oku)

Dini Bilginin Oluşumunda Aklın Rolü

Yazan: Prof. Dr. İlyas Çelebi*

İslam dini insanın dini yükümlülüğünü, onun akleden ve irade sahibi bir varlık oluşuna bağlamış ve bu iki yeteneği onun fıtratına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. İslam dini insanın dini yükümlülüğünü, onun akleden ve irade sahibi bir varlık oluşuna bağlamış ve bu iki yeteneği onun fıtratına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. Akıl insanın bilgi edinmesini sağlayan bir güçtür. İnsan, aklı sayesinde varlıkların hakikatini bilme, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırma imkanına sahip olur. Akıl, fizik dünya ile ilgili olarak, duyuların dış dünyadan algılayıp kendine ilettikleri izlenimleri kavram haline getirir. Bunların aynı nitelikte olanlarını bir araya toplar, farklı nitelikte olanlarını ayırır, kavramları birbirleri ile kıyaslayarak varlık ve olayları anlamaya çalışır.

Görülüyor ki duyuların dış alemden elde ettiği izlenimler, akıl için bir malzeme niteliğindedir; akıl onları kullanarak bilgi haline dönüşturür. Bu nedenledir ki aklı olmayan insanın dış dünyayı algılaması epistemik açıdan bir anlam ifade etmemektedir. Duyu izlenimlerine dayanmayan kurgular ise sadece veri tabanı olmayan hayallerden ibarettir. Bilindiği üzere varlık alemi en temelde duyu organlarıyla algılanabilen (fizik) ve duyular ötesi (metafizik) olmak üzere iki boyutludur. Kendisine mikrokosmoz denilen insanda da bu iki boyutu görmek mümkündür. (Devamını Oku)

Tanrı-Evren İlişkisi Açısından Determinizm, İndeterminizm ve Kuantum Teorisi

Yazan: Dr. Caner Taslaman*

ÖZET

Modern fiziğin makro alemdeki en önemli teorisi izafiyet teorisi, mikro alemdeki (atom-altı) en önemli teorisi ise kuantum teorisidir. Bu makalede, daha önceden doğa bilimlerine hakim olan determinist evren görüşünün, ilk olarak kuantum teorisiyle nasıl sarsıldığı incelenecektir. Ayrıca bu teorinin ontolojik indeterminist bir evren olduğunu söyleyen yorumunun Tanrı-evren ilişkisine, mucizeler ve özgür irade sorunlarına getirdiği yeni bakış açılarını göstermeye ve bu konudaki farklı görüşleri tartışmaya çalışacağız. Bu makaleyle, kuantum teorisinin Tanrısal müdahaleyi, mucizelerin ve özgür iradenin varlığını ispat ettiğini söylemiyoruz; yani doğal teoloji yapmıyoruz. Fakat, modern bilim açısından, Tanrısal müdahalenin ve mucizelerin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu, çünkü bunun, doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldiğini iddia eden görüşün, yanlışlığını göstermeye çalışıyoruz. Kısacası doğanın teolojisinin yapılmasının modern bilimin yasaları çerçevesinde de mümkün olduğunu (bu görüşün bilimsel olarak doğru olduğunu değil) savunuyoruz. Bunu yaparken ‘mümkün’ü göstermeye çalışmamızın, ‘olan’ ile ilgili bir iddia taşımadığını özellikle belirtmek istiyoruz. (Devamını Oku)

İslam’da Peygamberlik İnancı

Yazan: Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz

http://www.yusufsevkiyavuz.com

Allah’ın insanları bilgilendirmek ve buyruklarını iletmek üzere seçtiği bir grup insana vahiyler indirip elçilik görevi vermesi. “Nbe” veya “nbv” kökünden türeyen nübüvvet sözlükte bilinmeyeni (gâib) bildirmek yahut yükseklik ve yüksek yer anlamına gelir. Farklı tanımları yapılmakla birlikte nübüvvet şöyle tarif edilebilir: Nübüvvet, “Allah’ın insanları bilgilendirmek ve buyruklarını iletmek üzere seçtiği bir grup insana vahiyler indirip elçilik görevi vermesi”dir. Türk kültüründe nübüvvet yerine Farsça kökenli bir kelime olan peygamberlik tabri kullanılır. Risâlet kavramı da nübüvvetle eş anlamlıdır. Dinî literatürde daha çok nübüvvet kavramı tercih edilmiştir. Her iki kavramda da asıl unsuru, Allah’ın vahiy yoluyla öğrettiği bilgi ve buyrukları insanlara veya cinlere iletip ilâhî elçilik görevini yapmak teşkil eder. Allah’ın elçi olarak seçip görevlendirdiği insana da nebî veya resül denilir. Türkçe’de ise bunların yerine peygamber tabiri yangındır.

Fârâbî ve İbn Sînâ gibi İslâm filozoflarına göre ise nübüvvet “öğretme ve öğrenme vasıtalarına başvurmadan bilgi algılama gücüne sahip olmak” diye tanımlanır (Amidi, el-Mübîn, s. 121-122). Nebevî güce sahip olan insan, “faal akıl”la doğrudan ilişki kurmasını sağlayan akılî, hayalî ve nefsî güçleri sayesinde bilinmeyen bilgilere ulaşır, görünmeyen suretler görür ve nesneleri değişikliğe uğratabilir (İbn Sînâ, s. 115-121).

Müslüman tarihçiler eserlerinde evrenin yaratılmasına dair bilgilere yer verdikten sonra insanlık tarihini Âdem peygamberle başlatır ve son peygamber Hz. Muhammed’e kadar Allah’ın pek çok peygamber gönderdiğini kaydedip bunların faaliyetlerine ilişkin bilgiler nakleder (Taberî, I, 32; Makdisî, I, 1-12). Bazı dünya tarihi yazarları da ilk uygarlığın ortadoğu bölgesinde kurulmaya başlayıp buradan dünyaya yayıldığını ve uygarlığın inşa edilmesinde peygamberlerin (rahipler) öncülük görevi yaptığına dikkat çeker (William H. Mc Neill, s. 22-60). (Devamını Oku)

Tasavvuf Bugünkü Potansiyeli ile İnsanlık İçin Bir Alternatif midir?

Yazan: Prof. Dr. İlyas Çelebi*

Günümüz insanı büyük oranda maddeci eğilimlere sahiptir. Belki insanlık tarihinde maddeciliğin insan üzerinde en etkili olduğu devirlerden birini yaşamaktayız. Özellikle günümüzün hakim kültürü konumunda bulunan Batı kültürünün temelinde maddeci unsurlar çok etkilidir. Buna karşı koyması gereken dinî karakterli hareketler ise insanı kuşatmaktan uzak, çok gelenekçi, şekilci, katı, sığ ve insanlarla duygusal ilişki kurma refleksinden yoksun bir durumdadırlar. Materyalizm ile ruhun derinliklerine nüfuz edememiş bir dindarlık arasında sıkışan insanlık, huzur ve mutluluk arayışı içinde bulunmaktadır. Dindarların mesajındaki yetersizlik, materyalizmden kaçan insanları sahih dine değil, okültist eğilimlere ve parapsikoloji, ispiritizma, metapsişik gibi faaliyetlere yönlendirmiştir.

İnsan hayatındaki bu ruhsal boşluğu doldurma iddiasıyla yola çıkan tasavvufun günümüzde İslam coğrafyası üzerindeki yayılışına göz atacak olursak şöyle bir tabloyu görebiliriz: Asya’nın güneyinde Hindistan, Pakistan, Bengaldeş bölgesinde İmam Rabbânî ve Şah Veliyyullah ed-Dihlevî gibi zatların gayretleri ile oluşan ve XX. yüzyılın başlarında Muhammed İkbal’in duygu yüklü ifadeleri ile gelişen bir tasavvufî düşünce vardır. Bu bölgede bir Horasan ereni olan Muînuddin Hasan Çeştî’nin (ö. 633/1236) kurmuş olduğu Çeştiyye, Necmüddin Kübra’nın kurduğu Kübraviyye tarikatları yanında Nakşibendiyye ve Kadirilik de yaygındır. Orta Asya ve Kafkasya’ya gelince, doğusu ve batısı ile bir Türkeli olan bu topraklar Hoca Ahmed Yesevî, Muhammed Bahaeddin Nakşibendî ve Necmüddin Kübra gibi büyük mutasavvıfları ve tarikat şeyhlerini yetiştirmiştir. (Devamını Oku)

“Terör”ün ve “Cihad”ın Retoriği

FELSEFİ VE TEOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

Yazan: Dr. Caner Taslaman*

Bu makalenin amacı, “terör” ve “cihad” kavramlarının retorik olarak kullanılmasının yol açtığı sorunları ve bu retoriklerin, medeniyetlerin arasında iletişimsel sürecin kurulmasını nasıl engellediğini göstermektir. Bu çalışmada “retorik sözcüğü ile kastedilen, dilin ikna edici biçimde, belli menfaatleri,özellikle de siyasal hedefleri gerçekleştirmek için kullanımıdır. Soğuk savaşın sona ermesi ile birlikte küreselleşmenin önündeki tüm engellerin kalktığına dair ciddi bir iyimserlik havası hakim olmuştu. Ancak, Pandora’nın kutusu 11 Eylül 2001’de açıldı; küreselleşen dünyanın Leviathan’ı[2] olarak gözüken ABD’nin kalbindeki iki kuleyle beraber iyimserlik havası da çöktü. Bu olayla, 1991’de meydana gelen Körfez Savaşı nedeniyle, hakim olan iyimser bakışa zaten şüpheli yaklaşmakta ve “medeniyetler çatışması” tezini savunmakta olanların yaklaşımı daha çok ön plana çıktı. Bu olayın tetiklediği tartışmalar din felsefesinden siyaset felsefesine, dil felsefesinden etik ve hermeneutiğe, uluslararası ilişkilerden teolojiye kadar birçok ayrı alanı ilgilendirmektedir. Makaleye, Derrida’nın 11 Eylül saldırılarını yorumlarken yaptığı açıklamalardan bir alıntıyı aktararak başlamak istiyoruz: “Bir filozof, ‘kavramayı’ ve ‘meşrulaştırmayı’ birbirinden ayırt etmek için, yeni bir kriter arayan kişi olmalıdır. Bir kişi savaşa veya teröre yol açan belli bir olaylar zincirini ya da kurumları, onları zerrece haklı çıkarmadan, hatta onları lanetleyerek ya da yeni kurumlar icat etmeye kalkışarak; tarif edebilir, kavrayabilir ve açıklayabilir. Bir kişi belli terör eylemlerini (devlet terörü olsun ya da olmasın), onları ortaya çıkaran hatta meşrulaştıran koşulları göz ardı etmeksizin, koşulsuzca lanetleyebilir.”[3] (Devamını Oku)

?>