Yazan: Ahmet Eser

Mehmet Bey, liseye giden oğlu Ömer’in eve her zamankinden farklı geldiğini görmüştü. Ömer yemek yerken, konuşurken dalıp gidiyordu. ‘Acaba dersleri mi kötüye gidiyor, birileriyle kavga mı etti, yoksa gençliğinden kaynaklanan bazı problemleri mi var?’ gibi evhamlar Mehmet Bey’in zihnini kurcalıyordu. Mehmet Bey, oğlunu bir köşeye çekip onunla bir arkadaş gibi konuşmaya karar verdi: Bugün çok dalgın görünüyorsun, benimle konuşmak istediğin bir problemin mi var? Ömer, babasına; Baba, sen kâinatta her şey kendi diliyle Allah’ın varlığına şehadet eder demiştin, değil mi? dedi. Mehmet Bey, Ömer’in ne diyeceğini merak ederek ‘Evet’ dedi. Ömer bunun üzerine babasına; Ama biyoloji hocamız bilim adamlarının Allah’a inanmadığını, yaratılış yerine inançsızlığı savunan evrim teorisine destek verdiklerini söyledi. dedi. Mehmet Bey, oğluna duvardaki resmi göstererek; Oğlum, biri sana ‘bir yerde durmakta olan kutu kutu boyalar, rüzgâr ve fırtına gibi tabiî hâdiselerle tesadüfen tuvalin üzerine aktı, bu hâdise milyarlarca sene sürdü ve bu resim bunların neticesinde oluştu.’ dese buna inanır mısın? Ömer: Ne inanması baba, bunu söyleyene ancak gülerim ve benimle dalga geçtiğini düşünürüm. diye cevap verdi. Mehmet Bey, devam etti: Duvardaki resimden daha güzel olan tabiat ve içindeki sanat harikası canlıların tesadüfen oluştuğunu söyleyenler, bundan daha gülünç bir iddiada bulunmuyorlar mı?

Kendini hem din, hem de fen ilimlerinde iyi yetiştiren Mehmet Bey, oğluna bir yandan kâinattaki nizamı anlattı, bir yandan da vicdan sahibi her mütefekkirin O’nun varlığına şehâdet edeceğini söyledi. Bunun için Ömer’in lise derslerinden tanımış olabileceğini düşündüğü ünlü bilim insanlarından misâller getirmeye başladı:

– Oğlum, mikrobiyolojinin babası kabul edilen, abiyogenez safsatasını yaptığı ünlü deneyle çürüten, pastörizasyonu ilk defa uygulayan Fransız ilim adamı Louis Pasteur: ‘İlimsizlik insanı Allah’tan uzaklaştırır; ilim, insanı O’na yaklaştırır.’; ‘Tabiî ilimlere ne kadar fazla çalışırsam, Yaratıcı’nın sanatlarına olan hayranlığım o derece artıyor.’ demiştir.

Abiyogenezin ne olduğunu anlamayan Ömer:

– Babacığım abiyogenez nedir?

– Abiyogenez, geçmişte canlıların cansız maddelerden kendiliğinden oluştuğunu iddia eden bir safsataydı. Hattâ bu insanlar Allah’ı inkâr etmek için o kadar komik duruma düşüyorlardı ki, farelerin kirli çamaşırlardan, ördeklerin ağaçların suya değen kısımlarından, sivrisineklerin ve kurbağaların bataklık çamurundan tesadüfen oluştuklarını savunuyorlardı. İnkâr o zaman da kendine ilmî bir zemin arıyordu senin anlayacağın.

Mehmet Bey örneklerine devam etti:

– Gelmiş geçmiş en büyük teorik fizikçilerden biri kabul edilen ve Kayyum olan Allah’ın koyduğu genel çekim kanununu bulan Isaac Newton: Güneş, gezegenler ve kuyrukluyıldızlardan meydana gelmiş bu hârikulâde sistem, ancak Mâhir ve Kadîr bir Zât’ın hâkimiyetinden kaynaklanabilir. itirafında bulunur.

Ömer de arada bir gökyüzüne bakar, gezegenlerin, Ay’ın ve yıldızların düzenli ve âhenkli işleyişinin tesiri altında kalır, bunların sahipsiz olamayacağını düşünürdü.

Babası konuşmaya devam ediyordu.

– Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) eski yöneticilerinden Dr. Wernher von Braun: Yaratıcı olmadan hiçbir şeyin oluşması düşünülemez. Etrafımızda Yaratıcı’nın ilâhî plânının âşikâr tezahürlerini fark edebiliyoruz. Kâinattaki engin sırlar, sadece bizim Kâinatın Yaratıcısı’na olan imanımızı destekler. diyerek, imanın bir çeşit intisap (bağlanma) olduğunu, delillerin ise bir menfez veya bir süpürge gibi sadece vehimleri süpürmeye yaradığını belirtmiştir.

Ömer de aynı hisleri taşıyor, O’nu vicdanında hissediyordu. Allah’ın varlığını gösteren deliller ise sadece O’nu daha çok tanımasına ve O’na olan sevgisinin artmasına vesile oluyordu. Babasına kulak vermeye devam etti:

– Fizik dalında 1921’de Nobel Mükâfatı kazanan ve İzafiyet Teorisi’ni geliştiren Albert Einstein: Kâinatla ilgili en anlaşılması zor olan şey, her şeyin anlaşılabilir olmasıdır. ve Dinsiz ilim topal; ilimsiz din kördür. diyerek, din ve fen bilimlerinin birbirleriyle çelişmediğini, aksine biri olmadan diğerinin eksik kalacağını vurgulamıştır.

Babası konuştukça Ömer’in hayreti artıyordu, Einstein’ı çokça duymuştu; ama onun bu sözleri sarfettiğinden hiç mi hiç haberi yoktu. Aklından bu düşünceleri geçirirken Mehmet Bey örnek vermeye devam ediyordu.

– Ünlü fizikçi Kelvin: Akıl ve merhametin çok açık görüldüğü yaratılışın karşı konulamaz derecede kuvvetli delilleri her tarafımızı kuşatmış durumdadır. diyerek şiddet-i zuhurundan gizli (şiddetli ışığından dolayı ışık kaynağının görülmemesi) olan Zât’a şehadet etmiştir. Kimya dalında iki defa Nobel Mükâfatı alan Ilya Prigogine: Organik yapıların ve âhenkli çalışan sistemlerin kaza eseri oluşmasının istatistikî ihtimali sıfırdır. demiş ve her şeyi tesadüflere veren pozitivistlerin aslında ne kadar akıldan uzak iddialarda bulunduklarını belirtmiştir.

Mehmet Bey bir başka misâle geçti:

– Oksijen elementinin nükleer enerji seviyesinin bütün karbonun oksijene dönüşmesinin engellenmesi ve de hayatın bekâsı adına yeterli miktarda oksijen üretilmesi için en mükemmel seviyede olduğunu keşfeden Fred Hoyle: Kimyanın ve biyolojinin kanunlarını vazeden Zât, aynı zamanda fiziğin kanunlarını da vazetmiştir. diyerek şaşkınlığını dile getirmiştir. Matematik, astronomi ve jeoloji gibi bilim dallarında yine İsveç Kraliyet Bilim Akademisi tarafından verilen -Nobel’e eşdeğer- Crawford Mükâfatı’nı kazanan Alan Sandage: Kâinattaki bu muhteşem düzenin kaos neticesi oluşması imkânsızdır. Varoluş mu’cizesini ancak O’nun varlığıyla açıklayabiliriz. demiş ve kâinattaki âhengin bir sanat eseri olduğunu itiraf etmiştir.

Ömer’in en sevdiği bilimlerden biri de astronomi idi. Meşhur bir astronomun kendi hislerine tercüman olması onu sevindirmişti. Mehmet Bey bir taraftan konuşmaya devam ediyordu:

– Yine fizik sahasında Nobel alan Arno Penzias: Astronomi bize şunu göstermiştir: Kâinat, hiçbir şey olmadan yaratılan, hayatın devamı için gerekli şartların sağlanması adına çok hassas bir dengeye sahip, her hâdisenin Allah tarafından, plânlı şekilde cereyan ettirildiği bir yerdir. demiştir.

Ömer’in zihninde yeni bir soru belirmişti. Peki bunca gerçek varken, neden bazı insanlar ilmî hakikatleri çarpıtma yoluna gidiyordu? Mehmet Bey oğluna şöyle cevap verdi:

– Bir zamanlar ateist olan felsefe profesörü Anthony Flew: Sadece bir hücrenin, Britannica Ansiklopedisi’nin bütün ciltlerinden daha fazla bilgi ihtiva etmesini evrim asla açıklayamaz. diyerek Kâinatın Hâlıkı’nı inkâr etmek için ortaya atılan evrim fikrinin nasıl çelişkili olduğunu anlatmıştır. Aslında evrim safsatasının niçin ortaya atıldığını, Londra’daki ünlü İngiliz Tabiat Tarihi Müzesi’nden fosilbilimci (paleontolog) ve eski bir evrimci olan Dr. Collin Patterson bir hatırasında belirtmektedir: Bir sabah kalktığımda şunu düşündüm: 20 senedir evrim üzerinde çalışıyorum; fakat bu teoriyle ilgili bir hakikat ifade eden hiçbir şey bilmiyorum. Ya ben de bir problem var veya bu teoride. Benim hiçbir problemim yok… Bir gün evrimciler arasında saygın bir yeri olan Chicago Üniversitesi’nde düzenlenen Evrim Morfolojisi Semineri’nde; ‘Evrim hakkında herhangi bir şey bileniniz var mı? Herhangi bir şey? Gerçekten doğru olduğunu düşündüğünüz herhangi bir şey?’ diye sorduğumda uzunca bir müddet cevap alamadım. Nihayet biri kalkıp ‘Ben bir şey biliyorum: Bu teori okullarda okutulmalı.’ dedi.

Bu sözler Ömer’e çok tesir etmişti. Bazı insanların, çok sevdiği Rabb’ini inkâr etmek ve başkalarının kafasını karıştırmak için kasıtlı olarak ilmî hakikatleri saptırmış olabileceği doğrusu hiç mi hiç aklına gelmemişti. Mehmet Bey devam etti:

– 20. asrın teorik fizik alanında deha isimlerinden olan James Jeans’ın kâinatın yaratılması ile ilgili düşüncesi şu şekildedir: Sadece küre-i arzın, (tesadüflerle) şu andaki şeklini alması için, yeryüzündeki kumların tamamını elinize alın ve bunları saçın. Bunların birinin Güneş, diğerinin yeryüzü, bunun gibi, her birinin yeryüzünü teşkil eden nesnelerden biri olarak yerli yerine gidip oturması hangi nispette mümkünse, yeryüzünün şu andaki şeklini alması da, ihtimal hesapları dahilinde o nispette mümkündür.

Pakistanlı Dr. İnayetullah Maşrıki (bazı kaynaklarda bu isim ‘İn’âmullah’ olarak verilmektedir), James Jeans ile yaşadığı bir hatırasını şu şekilde anlatmaktadır: Sir James Jeans bana yerin yaratılışını, hayata müsait hâle getirilişini anlattı. Allah’ın tasarruflarından söz ederken coşuyor, kendinden geçiyordu. Nebülozlardan bahsetti; bu geniş âlemde nasıl bir iradeye râm olduklarını, mekânın genişlemesini, Allah’ın bütün bu olup bitenlerdeki tasarruflarını izah etti. Bu şekilde kâh büyük âlemdeki (makrokosmos), kâh küçük âlemdeki (mikrokosmos) hakikatleri anlatırken, sanki, ‘İleride onlara dış âlemde ve kendi nefislerinde âyetlerimizi peyderpey göstereceğiz. O zaman hak ve hakikatin ne demek olduğunu anlayacaklar.’ (Fussılet, 41/53) âyetinin mânâsı tecelli ediyordu. Bir aralık öylesine doldu ki, ‘İn’âmullah, hayret ediyorum’ dedi ve ekledi: ‘İnsan ilim yapar, şu fezâ-i ıtlakı öğrenir, derinlemesine insanın içine girer, şu teşrihata vâkıf olur da, nasıl Allah’a inanmaz, hayret ediyorum!’ Taşı tam gediğine koyacağım ânı yakalamıştım. ‘Üstad’ dedim, ‘Müsaade eder misin?’ ‘Buyur’ dedi. Şunu söyledim: Kur’ân’da bir âyet var. Rasûlüllah’a Allah şöyle diyor: ‘İnnemâ yahşallâhe min ıbâdihi’l-ulemâ (Allah karşısında, kulları içinde ancak hakkıyla âlim olanlar saygıyla ürperir’ (Fâtır, 35/28). O zaman ayaklarının bağı çözülüverdi. ‘Bunu Muhammed (sas) mi söylüyor?’ dedi ve ilâve etti: Eğer bunu, O diyorsa, sen şahit ol İn’âmullah, Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür.

Babasının anlattıklarıyla Ömer’in yüzündeki endişe ve üzüntü ifadesi, sürura dönmüştü. Ömer’in bu hâlinden memnuniyet duyan babası konuşmasına devam etti:

– Evet oğlum, Allah’tan hakkıyla korkanlar, kâinattaki her varlığın O’na şehadet ettiğini tefekkür ufuklarıyla en iyi görebilenler, ister Doğu’da olsun, ister Batı’da, akl-ı selim sahibi âlimlerdir. Kâinatta yaratılan her varlık, kendilerini yaratan Mülk Sahibi’nin Ehadiyet mührünü taşır ve kendi lisân-ı hâliyle Kâinatın Yaratıcısı’nı tesbih eder. İnsanların en önemli yaratılış gâyelerinden biri de, varlıklar üzerindeki bu Ehadiyet tecellilerini müşahede etmektir.

Babasının sözünü kesen Ömer: Ehadiyet tecellisi ne demek? dedi. Mehmet Bey:

– Oğlum, yaratılan herbir varlığın Allah tarafından ayrı ayrı yaratılması, hiçbirinin bir diğerinin aynısı olmaması, dolayısıyla her birinin kendi diliyle O’nu gösterip anlatmasına Ehadiyet tecellisi denir. Meselâ sen bir çiçeğin güzelliğine bakınca; Bunun güzelliği Sen’dendir Rabb’im! dersin. Bir ağaca bakınca, Her şeyin bir sahibi var, bu ağaç sahipsiz olamaz. dersin. Her şeyde O’nu anlatan çok şeyler görürsün. Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen; Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve ‘Rabb’imiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen bütün kusurlardan münezzeh olan Subhan’sın, bizi ateşin azabından koru’ derler. belirtildiği gibi, akl-ı selim sahibi insanların O’nu fark edememesi, vicdanlarında duyamaması söz konusu değildir. Burada zikredilenler ise, sadece deryada bir katre mesabesindedir. Kâinattaki her şey O’nu zikreder durur; ama akıl ister, fuad ister, vicdan ister…

Babasını can kulağıyla dinleyip sorularına cevap alan Ömer, babasından dinlediği altın hakikatleri arkadaşlarına anlatmak için sabırsızlanıyordu.

Kaynak: www.sizinti.com.tr

Categories:

Tags:

No responses yet

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *