Dünyamız bir yandan kendi ekseni çevresinde saniyede yaklaşık 500 metre hızla dönerken diğer taraftan saniyede 30 km kadar bir hızla Güneş’in etrafında dolaşmaktadır. Bunun sonucunda oluşan merkezkaç kuvvet etkisiyle Dünya, Güneş’ten hayat için en uygun mesafe olan 149.500.000 km uzaklıkta tutulur. Dünya’nın dönüş hızı daha az olsaydı, güneşe yaklaşır ve aşırı derecede ısınırdı. Gündüzler de uzayacağından bu etki daha da artardı. Aksi durumda ise Dünya buz kitleleriyle tamamen kapanacak kadar soğuyabilirdi. Bütün gök cisimleri gibi Dünya ve Güneş de belirli miktarlarda elektrik yüküne sahiptirler. Bu elektrik yükleri, bugünkü değerlerinden sadece trilyonda bir oranında farklı olsaydı, Dünya-Güneş arası mesafe, yerkürenin tamamen ergimesine yol açacak kadar azalabilir veya tamamıyla donmasına sebep olacak kadar artabilirdi. Dünya’nın Güneş’ten belirli bir uzaklıkta tutulmasına vasıta olan merkezkaç kuvvetin etkisiyle, Dünya’nın kendi ekseniyle dönüş ekseni arasında 0 veya 90 derecelik bir açı oluşması beklenirdi. Oysa, bu açının 23 derece olması sağlanmıştır. Bunun sağlanması sonucunda kutupların sürekli karanlıkta kalması sonucu okyanuslardan yükselecek buharların buralarda dev buz tabakaları oluşturması önlenerek, dünyanın kuzey ve güney yarıkürelerinde buzdan kıtalar, Ekvator bölgesinde aşırı sıcak bir kuşak ve aralarında sürekli yağışlar ve sellerin tesiriyle oluşmuş derin vadilerden ve kayalıklardan müteşekkil, hayata elverişsiz üç bölgeden ibaret korkunç bir gezegene dönüşmesi engellenmiştir.

Ay da Dünya’dan en uygun mesafede bir yörüngeye oturulmuştur. Dünya-Ay arası mesafe 380.000 km. den az olsaydı, gelgit olayları şiddetlenir ve kıtalarla üzerindeki dağların silinmesiyle bütün yeryüzü ortalama 25 km yüksekliğinde sularla kaplanabilirdi. Jeolojik veriler, geçmişte yerkürenin tamamen ergimiş cevherden ibaret bir küre olduğunu göstermektedir. O dönemde, şimdi okyanusları teşkil eden sular, atmosfer içinde buhar halinde bulunmaktaydı. Zamanla yerkürenin soğumasıyla yerkabuğu ve içindeki çukurlarda okyanuslar oluştu. Eğer yerkabuğu ortalama birkaç metre daha kalın teşekkül etmiş olsaydı, atmosferin bitki ve hayvan hayatı için son derece önemli unsurlarının tamamına yakını, oksitler, karbonatlar ve nitratlar halinde absorbe edilirdi. İlk atmosferdeki su buharı miktarı da tam okyanus çukurlarını doldurarak ‘buharlaşma, bulut teşkili, yağış, akarsu’ devr-i dâimi için yeterli miktarda suyun sirkülasyonunu sağlayacak, ayrıca yeryüzü sıcaklığını belirli sınırlar içinde tutacak seviyede ayarlanmıştır. Su buharının tamamına yakınının yoğunlaşarak okyanusları teşkil etmesinden sonra atmosfere bırakılan gazların miktarı daha az olsaydı, kozmik ışınlar ve şimdi her gün atmosfere girdiğinde yanıp, eriyen irili-ufaklı milyonlarca meteorun çarpmasıyla yeryüzündeki ve denizlerdeki fotosenteze yetecek miktarda Güneş ışını bize ulaşamazdı. Uzayın vakumuna, en dış iyosfer tabakasındaki atomların elektriksel olarak birbirlerini itmelerine, milyarlarca yıldır yerkabuğu kırıklarından, volkanik faaliyetlere yüz milyarlarca ton zehirli gaz çıkmış olmasına ve hayvanların solunum faaliyetleriyle oluşmuş milyarlarca tonluk karbondioksitine rağmen, atmosferin kalınlığı ve bileşimi, hayata en uygun sınırlar içinde sabit tutulmaktadır. Oksijenin hayati olaylarda özel bir yeri ve önemi vardır. Bu gazın atmosferde yaklaşık % 21 oranında bulunması sağlanmıştır. Şayet bu oran daha yüksek olsaydı, yıldırım veya şimşek gibi âmillerle oksijen yanar ve her şey tutuşur, kül olurdu. Daha az olması halinde ise, oksidasyona bağlı solunum fonksiyonları, patlamalı motorların çalışması, maden cevherlerinin saflaştırılması, kaynama, pişirme ve ısınma gibi faaliyetler kısmen veya tamamen aksardı.

Bu şekilde hayata en uygun fizikî şartlarla donatılan yeryüzü daha sonra, iç içe geçmeli milyarlarca canlı üniteden oluşan bir ekolojik kanaviçe ile bezenmiştir. Bu dinamik ekolojik yapı bünyesine bitkiler, diğer bütün canlıların beslenmesi ve solunumu için gerekli gıdayı ve oksijeni imal eden üreticiler; otçullar, protein fabrikaları; etçiller, sistemin zoolojik ünitelerini keyfiyet ve kemiyetçe belirli sınırlar içinde tutmakla mükellef kontrolörler olarak yerleştirilmiştir. Bu ekopiramidal tahtın üzerinde ‘insan’ bulunur. İnsanın bütün eko sistemler üzerinde tasarruf kabiliyeti mevcuttur; oysa diğer canlıların türlerine has davranışları genellikle yaşamakta oldukları lokal ekosistem içinde belirli kalıplar ve sınırlar dışına çıkamaz. İnsanoğlunun biyolojik âlemde böyle müstesna bir yere sahip oluş keyfiyeti ‘Antropik Ekolojik Prensip’ in esasını teşkil eder. Bu prensip, bütün canlılar bir yana, insan bir yana veya bitki olsun hayvan olsun, her canlı türü neticede, yeryüzünde insanın yaşamasına en uygun biyolojik şartları sağlayacak tarda fonksiyon gören eko-üniteler olarak yaratılmıştır şeklinde ifade edilebilir.

Kaynak: İrfan Yılmaz-İ.Hakkı İhsanoğlu, İlim ve Din, (Nil Yayınları İzmir 1998)

Categories:

Tags:

No responses yet

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *