Allah, Evren ve İnsan Üzerine

Dekart: Metod Üzerine Konuşma

Düzenleyen: Dr. Fuat Bozer

“Aklı selim dünyada en iyi paylaştırılmış şeydir, çünkü her insan kendi payının o kadar iyi olduğunu zanneder ki, başka hususlarda en zor memnun olanlar bile kendilerinde bulunan selim akıldan fazlasını arzu etmezler.

Ben hiçbir zaman, hiçbir sahada, kendi zihnimin herkesin kinden daha mükemmel olduğunu zannetmedim. Fakat, söylemekten çekinmeyeceğim ki, gençliğimden beri iyi bir talihle, beni bir takım düşünce ve düsturlara götüren bir yol üzerinde bulundum; onunla bir metot kurdum ve bu metotla, zannederim; “bilgimi” derece derece artırmak ve onu zihnimin fakirliği, ömrümün kısalığı elverdiği nisbette yüksek bir noktaya kadar yavaş yavaş çıkarmak imkânını buldum.

Yüzyıllardan beri dâhiler tarafından tartışılageldiği halde, hâlâ içinde birçok tartışma mevzularını taşıyan felsefe konusunda başkalarından daha iyi olmadığımı söylemekten başka diyeceğim bir şey yoktur. Böylece, aynı mevzuu üzerinde yalnız biri dışında hiçbirinin doğru olması mümkün olmadığı halde; bilgili görünen kimseler tarafından desteklenen çeşitli fikirler bulunabildiğini gözönüne alarak, ben de onların bir kısmından yana çıkacağıma; aldatıcı bir şekilde doğruymuş gibi görünen bu fikirlerin hepsini yanlış sayıp reddediyorum.

İşte bunun için, hocalarıma bağlılıktan kurtulmaya elverişli bir yaşa gelince, kitapları incelemeyi tamamen bırakıp; kendimde veya kâinat kitabında bulunabilecek olan ilimden başka bir ilim aramamaya karar vererek, gençliğimin geri kalan kısmını her tarafta karşılaştığım şeyler üzerinde faydalı düşünceler yürütmekle geçirdim.

Kâinat kitabını tetkik etmek ve tecrübe kazanmak için birkaç sene harcadıktan sonra, günün birinde kendimi de incelemeye karar verdim. Bu da zannederim, memleketime ve kitaplarıma kapanıp kalmaktan daha çok fayda sağladı.

Gençliğimde felsefe disiplinleri arasından mantığı; matematik ilimlerinden cebiri ve geometricilerin analizini incelemiştim. Bunlar, gayemin gerçekleşmesinde faydalanabileceğim üç sanat veya ilim gibi görünüyordu. Ama yakından inceleyince gördüm ki, kıyasları ve daha birçok kaideleriyle mantık, yeni bir şey öğretmekten ziyade, bilinen şeyleri başkalarına açıklamak veya Lullus’un San’atı gibi, bilinmeyen şeyler hakkında bilgi vermek yerine, muhakeme dahi yürütmeksizin söz söylemeyi temin etmekten başka bir şeye yaramıyor. Mantıkta, doğru ve faydalı birçok kaideler bulunmakla beraber zararlı ve lüzumsuz olanlar da mevcuttur.

Bunun için bu üç ilmin faydalı yanlarını alıp, kusurlu taraflarını çıkarıp atmaya yarayan bir metod bulmak mecburiyetini hissettim. Kanunların çok sayıda oluşu çoğu zaman ahlâk bozukluklarına mazeret teşkil eder. Sayıca pek az olan ve sıkı sıkıya tatbik edilen kanunlara sahip bir devletin yapısı daha nizamlıdır. Böylece, mantığı meydana getiren bir sürü kaide yerine, aşağıdaki dört kaidenin bana yeteceği; ancak onlara uymaktan bir an bile geri kalmamak için sağlam ve değişmez bir karar almam icabettiği neticesine vardım.

Birincisi, doğruluğunu apaçık olarak bilmediğim hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek; yani aceleyle karar vermekten ve peşin kanaatlilikten dikkatle kaçınmak ve vardığım hükümlerde, ancak kendilerinden şüphe edilemeyecek derecede açık ve seçik olarak kavradığım unsurlara yer vermekti.

İkincisi, ele alacağım problemleri daha iyi çözebilmek için; herbirini mümkün olduğu ve icab ettiği kadar kısımlara ayırmaktı.

Üçüncüsü, en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak, tıpkı bir merdivenden basamak basamak çıkar gibi; en karmaşık şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için, normalde birbirleri ardınca sıralanmayan şeyler arasında bile bir sıra bulunduğunu farzederek, düşüncelerimi bir sıraya göre yürütmekti.

Sonuncusu ise, hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için, her tarafta eksiksiz sayımlar ve umumi kontroller yapmaktı.

Hakikaten, rahatlıkla söyleyebilirim ki, seçtiğim bu az sayıdaki kaideye harfi harfine uymam, adı geçen ilimlerin ihtiva ettiği bütün meselelere çözüm yolları bulmakta bana çok büyük bir kolaylık temin etti. Öyle ki, en basit ve en umumi olanlarından başlayıp bulduğum her hakikati, sonra daha başkalarını da bulmakta bir kaide olarak kullanmak suretiyle; bu meseleleri tetkike ayırdığım iki yahut üç ay içinde, sadece eskiden pek zor bulduğum birçoklarını halletmekle kalmayıp; ayrıca, sonuna doğru, bence çözümü bilinmeyen meselelerin bile, hangi yollardan ve ne dereceye kadar halledilebilmelerinin mümkün olduğunu tayin edebileceğimi de gördüm. Her şeyde ancak bir tek hakikat bulunduğunu ve onu bulan kimsenin o şeyi bilinebileceği kadar bildiğini; meselâ, aritmetik öğrenen bir çocuğun, kaidelere uygun bir toplama yaptığı zaman, ele almış olduğu toplam hakkında insan zihninin bulabileceği her şeyi bulduğundan emin olabileceğini göz önüne alırsanız herhalde söylediklerim size fazla iddialı görünmez. Fakat bu metotta beni ençok memnun eden şey, her konuda tamamıyla olmasa bile, hiç değilse elimden geldiğince, aklımı kullanmakta olduğumdan emin olabilmemdi; üstelik onu tatbik ederken zihnimin yavaş yavaş objeleri daha açık, daha seçik bir şekilde kavramaya başladığını da hissediyor ve o metodu sadece hususi bir konuya has kılmadığım için, cebirin zorluklarına tatbik ettiğim gibi, başka ilimlerin güçlüklerine de münasip bir şekilde tatbik edebileceğimi düşünebiliyordum. Bunu yapmak için hemen karşılaştığım bütün zorlukları incelemeye kalkışmam gerekmezdi. Çünkü bu, metodun icab ettirdiği sıralamaya ters düşerdi; fakat hepsinin esaslarının, hiçbir doğru prensibine rastlamadığım felsefeden alınmış olduğunu gözönünde tutarak, herşeyden önce felsefede doğru esaslar kurmak gerektiğini düşündüm.

Nihayet, nasıl oturduğumuz evi yeniden yapmaya başlamadan önce; onu yıkmak, malzeme biriktirmek ve mimar bulmak veya bizzat mimarlık etmek ve ayrıca dikkatle onun plânını çizmek yetmez de, aynı zamanda bütün bu işlerle uğraşırken içinde rahatça oturulabilecek bir ev de bulmak gerekirse; tıpkı bunun gibi, aklım beni vereceğim hükümlerde kararsız olmaya zorlarken, hareketlerimde kararsız kalmamak ve böylece elimden geldiği kadar mesud bir şekilde yaşamaya devam edebilmem için üç veya dört düsturdan ibaret bir geçiş devresi ahlâkını kabul ettim.

Birincisi, Allah’ın çocukluğumdan beri içinde yetişmeme lütuf ve inayet buyurduğu dine, sağlamca bağlı kalmak ve başka her şeyde, birlikte yaşayacağım kimselerin en akıllıları tarafından pratik hayatlarında benimsenen görüşlerine uygun hareket etmekti. Ve bu kişilerin görüşlerinden çok yaptıklarına bakacaktım.

İkinci düsturum, hareketlerimde elimden geldiği kadar azimli olmak ve en şüpheli görüşleri bile, bir defa benimsemeye karar verdikten sonra, pek güvenilir ve şaşmaz görüşler olarak daima hiç değiştirmeksizin benimsemeye devam etmekti. Bu da beni, kötü olduğuna bir defa hükmetmiş olduktan şeyleri, sonradan iyi bularak yapmaktan kendilerini alamayan bir takım zayıf ve kararsız ruhların vicdanlarını rahatsız eden pişmanlık ve huzursuzluktan kurtarmış oldu.

Üçüncü düsturum, her zaman talihten çok kendimi yenmek alışkanlığını kazanmaktı. Bu metodu kullanmaya başladığımdan beri öylesine mes’udum ki, hayatta bundan daha tatlı, bundan daha masum bir saadet duyulabileceğini zannetmiyorum. Kendime bunları düstur edindikten ve bunları daima ilk hakikatler olarak inandığım “iman hakikatleri” ile birlikte aklımın bir köşesine koyduktan sonra, artık geriye kalan bütün görüşlerimden kurtulma faaliyetine başlayabileceğim kanaatine vardım.

Bundan sonra geçen dokuz yıl boyunca herbir mevzuda, onu şüpheli kılabilecek, aldanmama yol açabilecek noktalar üzerinde ayrıca düşünerek, daha önceden haberim olmadan zihnime girebilmiş olan bütün yanlışları söküp atmaya koyuldum. Böylece, hislerimiz bizi bazen aldattığına göre, onlar vasıtasıyla mevcut olduğunu öğrenmiş bulunduğumuz hiçbir şeyin hakikatte varolmadığını farzetmek istedim. Geometrinin en basit mevzuları üzerinde bile muhakeme yürütürken yanılan ve yanlış muhakemeler yapan insanlar bulunduğu için, başkaları gibi benim de yanılabileceğime hükmederek daha önce ispat vasıtası olarak aldığım bütün delilleri yanlış diye atıyordum. Nihayet, uyanıkken zihnimizde bulunan fikirlerin, aynen ve hiçbiri gerçek olmaksızın uyurken de aklımıza gelebileceğini gözönüne alarak, o ana kadar zihnime girmiş olan şeylerin, rüyama giren hayallerden daha gerçek olmadığını farzetmeye karar verdim. Fakat hemen bunların ardından, herşeyin yanlış olduğunu düşünmek istediğim sırada, bütün bunlan düşünen “benim” zaruri olarak “bir şey olmam” gerektiğini farkettim. Ve “DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE VARIM!” hakikatinin şüphecilerin en acayip faraziyelerini bile sarsmaya gücü yetecek derecede sağlam ve itimad edebilir olduğunu görerek, bu hakikati aradığım felsefenin “ilk prensibi” olarak kabul etmeye tereddütsüz karar verdim. Sonra, ne olduğumu dikkatle inceledim ve hiçbir bedenim olmadığını; ne içinde bulunduğum bir dünya ne de başka bir yer olmadığını farzedebildiğim halde, aynı şekilde yukarıdaki sebepten dolayı kendimin var olmadığını farzedemediğimi; tersine sırf başka şeylerin doğruluğundan şüphe etmeyi “düşünebildiğime” göre, benim mevcut bulunduğum neticesinin pek açık ve kesin bir şekilde ortaya çıktığını; halbuki düşünmekten kesilseydim, hayal ettiğim bütün şeyler doğru olsalar bile, zatımın varlığına inanmak için elimde hiçbir sebep kalmayacağını görerek anladım ki, ben mahiyeti düşünmek olan ve var olabilmek için hiçbir yere ihtiyacı bulunmayan ve maddi hiçbir şeye bağlı olmayan bir cevherim. Öyle ki, bu ben, yani kendisiyle ne isem o olduğum ruh, bedenden tamamıyla farklıdır; hatta, bilinmesi, bedeni bilmekten daha kolaydır. Ve bir bedende olmasa bile, o ne ise yine o olmaktan geri kalmaz.

Bundan sonra başka hakikatler arama arzusuyla geometri bahsini ele alıp, en basit ispatlarından bazılarını gözden geçirdim. Bu mevzuyu; uzunluk, enlilik ve yükseklikle; derinliklere sınırsız olarak yaygın, parçalara bölünebilir, çeşitli şekil ve büyüklüklerde, her türlü yer değiştirmeye müsaid kesintisiz cisimler veya sınırları bulunmayan yaygın bir mekân olarak anlıyordum. Zira geometriciler objelerinin tamamının bunlardan meydana geldiğini farzederler. Herkesçe geometricilerin ispatlarına atfedilen mutlak kesinliğin, tamamen bu mefhumların anlaşılmasına dayandığını görerek; daha önce bahsettiğim kaide gereğince bu ispatlarda objelerin varlığını bana temin eden birşey bulunmadığını farzettim; meselâ, bir üçgen tahayyül etsek, onun üç açısının iki dik açıya eşit olması gerektiğini pekâla gördüğüm halde, yeryüzünde üçgen diye bir şeyin bulunduğunu bana temin eden herhangi bir şey görmüyordum. Halbuki bir mükemmel varlık fikrini incelediğimde, varlığın onda, “tıpkı bir üçgenden edindiğim fikirde üç açının iki dik açıya eşit olması bulunduğu gibi, yahut da bir küre fikrinde bütün kısımların merkezden eşit uzaklıkta olması bulunduğu gibi, hatta “daha da apaçık olarak” bulunduğunu görüyordum. Dolayısıyla da, bu mükemmel varlığın, yani Allah’ın olması veya varolması, hiç değilse en az herhangi bir doğru geometrik ispat kadar kesindir.

Fakat pek çok kimse Allah’ı bilmenin, hatta kendi ruhlarının ne olduğunu bilmenin güç bir şey olduğunu zanneder. Bunun sebebi, bu şahısların zihinlerini asla, beş duyuyla duyulur şeylerin ötesine yükseltememiş olmalarıdır. Hiçbir şeyi, ancak maddi şeyler için yaratılmış hususi bir düşünme tarzı olan hayal gücüyle hayal etmeden düşünmeye alışık olmadıklarından, cisim olarak hayal edilemeyen her türlü şey onlara anlaşılmaz görünür.

Nihayet, ileri sürdüğüm delillere rağmen Allah’ın ve kendi ruhlarının varlığına yeterince kani olamayan kimseler hala bulunuyorsa, onların şunu bilmelerini isterim ki; daha emin olduklarını sandıklan bütün şeylerin, meselâ vücutlarının, yıldızların, yeryüzünün ve benzeri şeylerin varlığı; ruhlarının ve Allah’ın varlığından dada az kesindir.”

Satır satır tamamını “Metod Üzerine Konuşma” adlı eserden aldığımız buraya kadar ki bölümde sadece Allah’ın varlığını ele almış olan Descartes; dört sene sonra yayınladığı Meditations’da bu bahsi “Üçüncü Düşünce” başlığıyla iyice genişletmiş ve orada- Allah’ın sıfatlarına da değinmiştir.

“Benim Allah adından anladığım şudur: O, ezeli, ebedi, değişmez, mutlak irade sahibi, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir varlıktır. Var olan bütün diğer şeyler eğer gerçekten varlarsa, O’nun tarafından yaratılmıştır.

Bunlardan elde edilebilecek başka hakikatlerin gözden geçirilmesine geçmeden Önce kusursuz kemal sahibi bu Zat’ı, o harikulade sıfatlarıyla temaşa etmek; o büyük nurun ölçülmez güzelliğine, karşısında gözleri kamaşmış zihnimin gücü yetebildiğince bakmak; böylece kendimden geçmek ve tapmak için durmanın pek yerinde olacağını zannediyorum. Zira Ahiret hayatının en yüksek saadetinin sadece ilâhi haşmeti temaşa olduğunu, iman ile öğreniyoruz. Aynı zamanda bu tefekkür ve murakabe şekliyle onun sıfatlarını temaşa etmemizle; Ahirettekine nisbetle ölçülmez derecede eksik olsa bile, bu hayatta da duyabileceğimiz en büyük saadet bahşedilmiş olacaktır.”

Kaynak: www.sizinti.com.tr

2 Comments »

  1. özkan Tarafından Yapılan Yorum

    süpersiniz hade ciao

    October 18th, 2007 | #

  2. YEŞİM YILMAZ Tarafından Yapılan Yorum

    TEŞEKKÜRLER

    July 27th, 2010 | #

Leave a comment


?>